Modern insanın yüzünde garip bir yorgunluk var. Bu yorgunluk bedensel değil yalnızca; daha çok ruhun kemiklerine kadar işleyen, varoluşun anlam katmanlarını aşındıran bir yorgunluk. Günümüz toplumunun tükenmişliği, salt ekonomik krizlerle, iş yüküyle ya da hız çağının dayattığı performans baskısıyla açıklanamaz. Daha derinde, daha köklü bir kırılma söz konusu. Bu kırılmayı anlamak için, 19. yüzyılda Avrupa’nın kültürel çöküşünü sezmiş olan Friedrich Nietzsche’nin perspektifine başvurmak aydınlatıcı olabilir.
Nietzsche’nin en sarsıcı teşhislerinden biri “Tanrı öldü” ilanıdır. Bu ifade, kaba bir ateizm sloganı değil; Batı’nın anlam kaynaklarının çöktüğüne dair kültürel bir tespittir. Tanrı’nın ölümü, yalnızca dini inançların zayıflaması değil, değerlerin dayandığı metafizik zeminin çökmesidir. İnsan artık neyin iyi, neyin kötü olduğunu aşkın bir referansla temellendiremez. Fakat trajik olan şudur: İnsan, eski değerleri kaybetmiş; fakat yenilerini yaratacak kudreti henüz bulamamıştır. İşte modern tükenmişlik tam da bu ara bölgede filizlenir.
Bugünün insanı, Nietzsche’nin “nihilizm” dediği boşluk deneyiminin içindedir. Nihilizm, hayatın anlamsız olduğuna inanmak değil yalnızca; daha çok, anlamın içten içe buharlaşmasıdır. Sabah işe giden, akşam ekranlara gömülen, hafta sonunu tüketimle telafi etmeye çalışan birey; farkında olmadan bir değer yoksunluğu içinde yaşar. Ama bu yoksunluğu isimlendiremez. Çünkü sistem ona sürekli meşguliyet sunar. Meşguliyet, modern çağın en etkili anestezisidir.
Nietzsche’ye göre sürü ahlakı, bireyin kendi değerlerini yaratma cesaretini bastırır. Günümüz toplumunda bu sürü ahlakı, sosyal medya normları, kariyer basamakları, popüler kültür kalıpları ve başarı mitleri aracılığıyla yeniden üretilir. İnsanlar “kendileri” olmaktan ziyade, kabul gören bir profil olmaya çalışırlar. Onaylanma arzusu, yaratma arzusunun önüne geçer. Böylece kişi, kendi iç kudretini –Nietzsche’nin “güç istenci” dediği o yaratıcı enerjiyi– bastırır. Bastırılan her enerji ise bir noktada içe dönerek psikolojik krize dönüşür.
Bugün depresyonun, anksiyetenin ve tükenmişlik sendromunun yaygınlaşması tesadüf değildir. Modern insan, kendini aşmak yerine kendini optimize etmeye çalışmaktadır. Daha verimli, daha üretken, daha görünür olmak… Oysa Nietzsche’nin gözünde gerçek insan, konfor alanını genişleten değil; kendi değerlerini yaratma riskini alan kişidir. Üstinsan kavramı, biyolojik bir üstünlük değil; değer yaratma cesaretinin sembolüdür. Fakat günümüz kültürü, risk alanı daraltılmış, algoritmaların içinde güvenli hareket eden bireyler üretir. Böyle bir ortamda ruhun genişlemesi değil, daralması kaçınılmazdır.
Bir başka mesele de acıyla kurduğumuz ilişkidir. Modern çağ, acıyı ortadan kaldırılması gereken bir arıza gibi görür. Oysa Nietzsche için acı, dönüşümün ham maddesidir. “Beni öldürmeyen şey güçlendirir” sözü, yüzeysel bir motivasyon cümlesi değil; varoluşsal bir gerçeğe işaret eder. İnsan, acıyı anlamlandırarak aşabilir. Fakat bugünün kültürü acıyı hızla bastırmayı, üzerini örtmeyi, dikkat dağıtıcılarla unutmayı öğretir. Böylece acı dönüştürücü bir güç olmaktan çıkar; kronik bir huzursuzluğa dönüşür.
Toplumun psikolojik krizleri, yalnızca bireysel zayıflıkların sonucu değildir. Daha çok, değer yaratma cesaretini kaybetmiş bir kültürün yansımasıdır. İnsanlar neye inandıklarını tam olarak bilmeden savunur, neyi arzuladıklarını bilmeden tüketir, neyi sevdiklerini bilmeden bağlanırlar. Bu belirsizlik, içsel bir parçalanma yaratır. Nietzsche’nin deyimiyle, insan artık “köprü” olmaktan korkar; güvenli kıyıda kalmak ister. Oysa insan, kendi üzerine yürüyen bir varlıktır.
Modern tükenmişlik, belki de fazla çalışmaktan değil; eksik yaşamaktan doğar. Hayatın riskini almadan, kendi trajedisini sahiplenmeden, kendi değerlerini yaratmadan yaşamak… Bu, ruhu kemiren bir çürüme üretir. Nietzsche’nin felsefesi, karamsar bir tablo çizmek için değil; tam tersine, bu çürümeyi teşhis edip aşma imkânını göstermek içindir. Çözüm, eski değerleri nostaljik biçimde diriltmek değil; yeni değerler yaratacak bir cesareti yeniden keşfetmektir.
Bugünün insanı belki de en çok cesarete muhtaçtır: Kalabalıktan ayrılma cesaretine, yalnız kalma cesaretine, kendi hakikatini inşa etme cesaretine. Çünkü anlam hazır bulunmaz; inşa edilir. Ve inşa süreci sancılıdır.
Toplumun yaşadığı psikolojik krizler, bir bakıma doğum sancılarıdır. Eğer bu sancılar bastırılmaz, yüzleşilirse; yeni bir değer ufku doğabilir. Fakat eğer insan, konforlu nihilizmin içinde oyalanmayı seçerse, tükenmişlik kalıcı bir ruh haline dönüşür.
Nietzsche’nin çağrısı hâlâ yankılanıyor: “Kendin ol!” Ama bu, sloganlaştırılmış bir bireycilik değil; kendi değerlerini yaratma sorumluluğunu üstlenmek demektir. Modern insanın krizi, bu sorumluluktan kaçışla ilgilidir. Tükenmişlik, belki de insanın kendi potansiyeline ihanet etmesinin bedelidir.
Ve belki de asıl soru şudur: Çökmekte olan değerlerin enkazı altında kalmayı mı seçeceğiz, yoksa o enkazdan yeni bir anlam mimarisi kurmayı mı? Nietzsche’nin bakış açısından, kriz bir son değil; bir eşiğin adıdır. O eşiği geçip geçmemek ise, her bireyin kendi cesaretine kalmıştır.