Mücadelesine Dair
Toplum dediğimiz yapı, yan yana duran bireylerin toplamı değildir; üretim ilişkileriyle birbirine bağlanmış insanların bütünüdür. İnsanlar neyi, nasıl ve kimin için üretiyorsa; o toplumun sınıf yapısı da orada şekillenir. Bu yüzden sınıf, bir kimlik değil; üretim sürecindeki konumdur. Kimin üretim araçları üzerinde tasarrufu vardır, kim yaşamak için emeğini satmak zorundadır? Soru basittir; fakat cevabı tarihin tamamını kapsar.
Hikmet Kıvılcımlı, sınıf meselesini yalnızca ekonomik bir kategori olarak değil, tarihsel bir dinamik olarak ele alır. Onun düşüncesinde sınıf, tarihin itici gücüdür. Bu yaklaşım elbette Karl Marx ve Friedrich Engels’in ortaya koyduğu tarih anlayışına yaslanır; ancak Kıvılcımlı’nın özgünlüğü, bu teoriyi Anadolu ve Doğu toplumlarının özgül koşullarında yeniden düşünmesidir. Özellikle Tarih Tezi ve Yol adlı çalışmalarında sınıfın tarihsel biçimlerini ayrıntılı biçimde inceler.
Sınıf: Servet Değil Konum
Sınıfı yalnızca zenginlik üzerinden tanımlamak yanıltıcıdır. Zenginlik bireysel olabilir; sınıf ise yapısaldır. Bir fabrika işçisi yüksek ücret alabilir; fakat üretim araçlarının sahibi değildir. Bir sanayici geçici borç içinde olabilir; ama fabrikanın mülkiyeti ondadır. Aradaki fark, gelir değil, tasarruf hakkıdır.
Örneğin Osmanlı toplumunda klasik anlamda bir Avrupa feodalitesi yoktu; fakat bu durum sınıfsız bir toplum anlamına gelmezdi. Toprağın mülkiyeti devlete aitti; ancak üretici köylü artı ürünü dolaylı biçimde merkezi otoriteye aktarıyordu. Kıvılcımlı’ya göre burada sınıf ilişkileri farklı bir biçim almış, fakat sömürü ortadan kalkmamıştır. Sipahi ile reaya arasındaki ilişki, modern işçi-patron ilişkisinden farklıdır; ancak üretici ile artı ürüne el koyan arasındaki çelişki devam eder.
Sanayi devrimiyle birlikte tablo değişir. Buhar makinesi yalnızca teknik bir yenilik değildir; sınıf ilişkilerini dönüştüren tarihsel bir kırılmadır. Fabrika sistemi ortaya çıktığında, üretici ilk kez toprağa değil makineye bağlanır. İşçi, emeğini belirli bir süre için satar. Bu noktada sınıf daha görünür, daha keskin bir hâl alır.
Emek: İnsanlığın Yaratıcı Kudreti
Emek, insanın doğayı dönüştürme faaliyetidir. İnsan, taşı yontarak alet yapar; toprağı işleyerek tarım üretir; demiri eriterek makine üretir. Her üretim eylemi, insanın doğa karşısındaki bilinçli müdahalesidir. Bu yüzden emek yalnızca ekonomik bir faaliyet değil, insanlığın kurucu kudretidir.
Bir düşünelim: İstanbul’un surlarını kim ördü? Sarayları kim inşa etti? Demiryollarını kim döşedi? Tarih kitaplarında padişahların, komutanların, büyük adamların isimleri yazar; fakat o taşları üst üste koyan ustaların adı çoğu zaman bilinmez. Kıvılcımlı, bu görünmez emeği tarihin merkezine yerleştirir. Ona göre medeniyet, isimsiz emekçilerin eseridir.
Modern dünyada da durum farklı değildir. Bir otomobil fabrikasında yüzlerce işçi, üretim bandında belirli bir parçayı üretir. O otomobil piyasaya çıktığında markanın adı öne çıkar; fakat emeğin kolektif karakteri görünmez kılınır. İşte emek ile sermaye arasındaki gerilim burada başlar: Üreten ile sahiplenen arasındaki ayrım.
Sınıf Mücadelesinin Somut Biçimleri
Sınıf mücadelesi, yalnızca büyük devrim anlarında ortaya çıkmaz; gündelik hayatın içinde sürer. Ücret pazarlığında, fazla mesai tartışmasında, sendikal örgütlenmede kendini gösterir. Bir işçinin çalışma saatlerinin kısaltılması talebi dahi sınıf mücadelesinin bir biçimidir.
- yüzyılda Avrupa’da işçilerin günde 14-16 saat çalıştırılması olağandı. Sekiz saatlik iş günü talebi, yalnızca insani bir istek değil; sermayenin kâr oranına doğrudan müdahale anlamına geliyordu. Bu nedenle her hak mücadelesi sert direnişlerle karşılaştı. Türkiye’de de 20. yüzyıl boyunca işçi hareketleri benzer biçimde gelişti. Grevler, sendikalaşma çabaları ve toplu sözleşmeler; sınıf mücadelesinin somut örnekleridir.
Kıvılcımlı’nın yaklaşımı burada önemlidir: O, sınıf mücadelesini mekanik bir şema içinde değil, tarihsel özgüllük içinde değerlendirir. Türkiye’de askerî-bürokratik geleneğin güçlü oluşu, burjuvazinin devletle iç içe gelişmesi ve köylülüğün uzun süreli ağırlığı; sınıf ilişkilerini Batı’dakinden farklı bir zemine taşımıştır. Ancak bu farklılık, çelişkinin ortadan kalktığı anlamına gelmez. Sadece biçim değiştirir.
Kültürel Alan ve Sınıf
Sınıf mücadelesi yalnızca ekonomi alanında değil, kültürel alanda da sürer. Hangi dilin “edebî” kabul edildiği, hangi sanatın “yüksek kültür” sayıldığı, hangi hayat tarzının idealize edildiği; tümü sınıfsal izler taşır. İşçi mahallelerinin hikâyeleri uzun süre edebiyatın dışında bırakılmıştır. Oysa her anlatı, belirli bir toplumsal konumun ürünüdür.
Bugün medyada “başarı hikâyesi” olarak sunulan bireysel yükseliş öyküleri, çoğu zaman yapısal eşitsizlikleri görünmez kılar. Sanki herkes aynı koşullarda yarışıyormuş gibi bir algı yaratılır. Bu da sınıf bilincinin zayıflamasına yol açar. Oysa üretim araçlarının mülkiyeti birkaç elde yoğunlaşmışsa, sınıf gerçeği tüm açıklığıyla ortadadır.
Emek ve Bilinç
Kıvılcımlı için emek yalnızca sömürülen bir güç değildir; aynı zamanda dönüştürücü bir potansiyeldir. Üreten sınıf, üretimi durdurma gücüne de sahiptir. Bu bilinç oluştuğunda, sınıf ekonomik bir kategori olmaktan çıkar; tarihsel bir özneye dönüşür.
Bir fabrikada çalışan yüzlerce işçi tek tek zayıf olabilir; fakat kolektif davrandıklarında üretimi durdurabilirler. Bu güç, emeğin kolektif karakterinden doğar. Sınıf mücadelesi tam da bu kolektif bilincin gelişme sürecidir.
Sonuç: Bitmeyen Tarih
Sınıf nedir sorusu bizi mülkiyet ilişkilerine götürür. Emek nedir sorusu ise insanın doğayla kurduğu yaratıcı ilişkiye. Bu iki kavram birleştiğinde, karşımıza tarihin kendisi çıkar. Tarih; sarayların, fetihlerin ve büyük liderlerin değil; aynı zamanda görünmez emekçilerin ve onların mücadelesinin hikâyesidir.
Kıvılcımlı’nın düşüncesi, bize sınıfı soyut bir slogan olarak değil; tarihsel bir gerçeklik olarak kavrama çağrısı yapar. Emek ise bu gerçekliğin hem mağduru hem de kurucusudur. Ve tarih, hâlâ tamamlanmamış bir mücadele olarak akmaya devam etmektedir.