Edebiyat, yalnızca estetik bir uğraş değil; toplumun vicdanını diri tutan, hafızasını koruyan ve geleceğe dair tahayyül kurmasını sağlayan bir alandır. Şiir, roman, öykü ya da deneme… Hepsi, yaşanan çağın izlerini taşır. Bir ülkenin sokaklarında ne konuşuluyorsa, hangi acılar yaşanıyorsa, hangi umutlar filizleniyorsa edebiyat da oradan beslenir. Bu yüzden edebiyatı toplumsal bağlamından kopararak yalnızca bireysel bir ifade biçimi olarak görmek eksik kalır.
Türkiye’nin yakın tarihi, edebiyat ile toplum arasındaki ilişkinin en açık örnekleriyle doludur. İşçi grevlerinden köyden kente göçe, 12 Eylül’ün travmasından bugünün ekonomik sıkışmışlığına kadar her dönemin izleri metinlere sinmiştir. Nazım Hikmet’in şiirlerinde memleketin hem güzelliğini hem de çelişkilerini görmek mümkündür. Orhan Kemal fabrikadaki işçiyi, tarladaki ırgatı anlatırken yalnızca bir hikâye kurmaz; sınıfsal gerçeği görünür kılar. Yaşar Kemal’in Çukurova’sı, doğayla insanın mücadelesi kadar sömürü düzeninin de resmidir.
Sosyalist düşünce açısından edebiyat, hayatın içindeki eşitsizlikleri teşhir etme gücüne sahiptir. Çünkü edebiyat, soyut istatistiklerin anlatamadığını, bir çocuğun gözünden, bir annenin suskunluğundan, bir işçinin nasırlı elinden anlatır. Ekonomik kriz dendiğinde rakamlar konuşur; ama evine ekmek götüremeyen bir babanın iç dünyasını yalnızca edebiyat açığa çıkarabilir. Bu nedenle edebiyat, toplumsal gerçekliğin duygusal kaydını tutar.
Bugünün Türkiye’sinde artan hayat pahalılığı, gençlerin gelecek kaygısı, ifade özgürlüğü tartışmaları ve derinleşen gelir adaletsizliği, edebiyatın sorumluluğunu daha da artırıyor. Yazar, yalnızca tanıklık eden değil; aynı zamanda sorgulayan kişidir. Suskunluk da bir tercihtir; fakat edebiyatın tarihi, susmayanların tarihi olarak yazılmıştır. Çünkü kalem, çoğu zaman mikrofona erişemeyenlerin sesidir.
Ancak burada önemli bir ayrım var: Toplumsal edebiyat, propaganda değildir. Sanatın değeri, slogana indirgenmesinde değil; insanın karmaşıklığını dürüstçe ortaya koymasındadır. Sosyalist bir perspektif, edebiyatı araçsallaştırmaz; aksine onu özgürleştirir. Çünkü gerçek eşitlik talebi, sanatın da özgür olmasını gerektirir. Sansürün olduğu yerde edebiyat cılızlaşır; korkunun olduğu yerde dil daralır.
Edebiyat aynı zamanda bir hafıza mekânıdır. Toplumsal travmalar, resmi anlatıların dışında çoğu zaman romanlarda ve şiirlerde yaşar. Bu hafıza, geleceğe dönük bir bilinç yaratır. Unutulan acılar tekrar eder; hatırlananlar ise dönüşümün zeminini hazırlar. Bu anlamda edebiyat, yalnızca bugünü değil, yarını da kurar.
Türkiye’de edebiyatın toplumsal işlevi, bugün her zamankinden daha hayati. Çünkü toplumsal kutuplaşmanın arttığı bir ortamda edebiyat, empati kurma imkânı yaratır. Farklı hayatlara temas etme, başka gerçeklikleri anlama şansı sunar. Bu da demokrasinin kültürel temelidir. Demokrasi yalnızca sandıkla değil; birbirini anlayabilme kapasitesiyle güçlenir.
Sonuç olarak edebiyat, toplumun aynası olmanın ötesinde, onu dönüştürme potansiyeline sahip bir güçtür. Sınıfsal eşitsizlikleri görünür kıldıkça, susturulanların hikâyesini yazdıkça ve umudu diri tuttukça gerçek işlevini yerine getirir. Çünkü kelimeler bazen bir yürüyüşten daha uzun iz bırakır. Ve bazen bir roman, bir ülkenin vicdanını uyandırmaya yeter.