Türkiye sosyalist düşüncesinin en özgün kuramcılarından Hikmet Kıvılcımlı, Osmanlı tarihini yalnızca bir imparatorluk anlatısı olarak değil, insanlık tarihinin uzun erimli hareketi içinde konumlandırır. Onun “Tarih Tezleri”, klasik tarihsel maddeciliği Doğu toplumlarının özgüllüğüyle yeniden düşünme çabasıdır. Bu çabanın merkezinde ise “barbarlık–medeniyet diyalektiği” yer alır.
Tarih Tezleri: Donmuş Şemaya Karşı Canlı Diyalektik
Karl Marx ve Friedrich Engels’in tarihsel maddeciliği, üretim ilişkilerini toplumsal yapının temeline yerleştirir. Ancak Kıvılcımlı’ya göre bu yöntem, Batı Avrupa deneyimi üzerinden genelleştirilmiş ve Doğu toplumlarının özgün gelişme yollarını açıklamakta yetersiz kalmıştır.
“Tarih Tezleri”, üretici güçlerin gelişimi ile devlet biçimlerinin diyalektik ilişkisini merkeze alır. Kıvılcımlı, insanlık tarihini yalnızca sınıf mücadeleleri üzerinden değil; aynı zamanda barbarlık ile medeniyet arasındaki karşılıklı etkileşim üzerinden okur. Ona göre tarih, lineer bir ilerleme değil; çöküş ve yeniden doğuşların diyalektiğidir.
Barbarlık ve Medeniyet: Yıkım ve Yenilenme
Kıvılcımlı’nın en çarpıcı kavramsallaştırması, barbarlık–medeniyet diyalektiğidir. Bu anlayışa göre medeniyetler, üretim fazlası ve sınıflaşma temelinde yükselir; ancak zamanla bürokratikleşir, donuklaşır ve üretici güçleri köreltir. Bu aşamada tarih sahnesine “barbar” unsurlar çıkar.
Barbarlık, geri bir toplumsal aşama olarak değil; taze, henüz çözülmemiş kolektif dinamizmin temsilcisi olarak düşünülür. Barbar topluluklar, çökmekte olan medeniyetleri yıkar; fakat aynı zamanda onların birikimini devralarak yeni bir sentez oluştururlar. Bu, diyalektik bir yıkım ve kuruluş sürecidir.
Osmanlı’nın Doğuşu: Barbar Dinamizmin Medeniyetle Buluşması
Kıvılcımlı’ya göre Osmanlı’nın tarih sahnesine çıkışı, tam da böyle bir momenttir. Bizans gibi çözülmüş bir medeniyetin üzerinde yükselen Osmanlı, uç beyliklerinin görece eşitlikçi ve savaşçı dinamizmini temsil eder. Henüz ağır bir bürokrasiye ve katı sınıflaşmaya sahip olmayan bu yapı, fetih enerjisiyle genişler.
Bu aşamada Osmanlı, barbarlığın taze kanını taşır; ancak ele geçirdiği medeniyet mirasını da örgütleyerek yeni bir devlet formu kurar. İşte Kıvılcımlı’nın “Osmanlı Antika Medeniyeti” dediği şey budur: Barbar dinamizm ile çöken medeniyetin birikiminin sentezi.
Antika Devlet ve Üretim İlişkileri
Osmanlı’nın özgünlüğü, merkezi devlet yapısında belirginleşir. Tımar sistemi, toprağın özel feodal mülkiyet yerine devlet kontrolünde tutulmasını sağlar. Bu durum, Batı’daki derebeylik modelinden farklı bir sınıf kompozisyonu yaratır.
Kıvılcımlı, Osmanlı’yı klasik feodal şemaya indirgemez. Ona göre Osmanlı, Doğu tipi merkezi devlet geleneğinin tarihsel devamıdır. Devlet, hem üretim fazlasının toplayıcısı hem de düzenin kurucusudur. Ancak tam da bu merkezileşme, zamanla bürokratik katılaşmaya ve üretici güçlerin baskılanmasına yol açar.
Çözülme: Medeniyetin Donması
Her medeniyet gibi Osmanlı da yükseliş ve donma evrelerinden geçer. Fetih enerjisinin azalması, üretici güçlerin gelişimini sınırlayan merkezi yapı ve dünya ticaret yollarının değişimi, Osmanlı’yı kriz sürecine sokar.
Barbarlık momenti burada yeniden gündeme gelir. Ancak bu kez Osmanlı’nın içinde, onu dönüştürecek yeni bir kolektif dinamizm ortaya çıkamaz. İmparatorluk, dünya kapitalizmi karşısında çözülürken, tarihsel diyalektiğin yeni evresi farklı coğrafyalarda şekillenir.
Barbarlık–Medeniyet Diyalektiğinin Güncelliği
Kıvılcımlı’nın yaklaşımı, Osmanlı’yı romantik bir yüceltme ya da mutlak gerilik anlatısı içine hapsetmez. O, Osmanlı’yı tarihsel bir diyalektik içinde konumlandırır: yükselen, donan ve çözülen bir antika medeniyet.
Bugün Osmanlı tartışmaları çoğu zaman kimlik ve ideoloji ekseninde yürütülüyor. Oysa Kıvılcımlı’nın “Tarih Tezleri”, meseleyi üretici güçler, devlet biçimi ve kolektif dinamizm bağlamında ele almayı önerir. Barbarlık–medeniyet diyalektiği, tarihin yalnızca ilerleme değil; kriz ve yeniden kuruluş süreçlerinden oluştuğunu hatırlatır.
Osmanlı’nın tarihsel serüveni bu diyalektiğin somut örneğidir:
Barbar enerjinin medeniyetle sentezi, ardından merkezileşmenin donuklaşması ve çözülüş.
Kıvılcımlı’nın perspektifi, geçmişi anlamanın ötesinde, toplumsal dönüşümlerin nasıl gerçekleştiğini kavramak için de güçlü bir teorik çerçeve sunar. Çünkü onun için tarih, yalnızca olmuş bitmiş bir hikâye değil; diyalektik hareketin sürekliliğidir.