Demokrasi ve Populizm Gerilimi

Demokrasi, halkın kendi kaderini belirleme iradesidir. Popülizm ise bu iradeye talip olduğunu söyleyen, fakat çoğu zaman onu daraltan bir siyasal söylem biçimi. İkisi arasındaki gerilim, yalnızca kavramsal değil; güncel ve yakıcı bir toplumsal mesele olarak karşımızda duruyor.

Popülizm, “halk” adına konuştuğunu iddia eder. Ancak bu halk çoğu zaman soyut bir kitleye indirgenir. Sınıfsal farklılıklar silinir, emek-sermaye çelişkisi görünmez hâle getirilir. “Millet” söylemi altında işçiyle patron, kiracıyla mülk sahibi, asgari ücretliyle holding yöneticisi aynı çıkar etrafında birleşmiş gibi sunulur. Oysa sosyalist bakış açısından halk, homojen bir bütün değildir; üretim ilişkileri içinde farklı konumlara sahip sınıflardan oluşur. Gerçek demokrasi, bu sınıfsal gerçekliği kabul ederek başlar.

Popülist siyaset genellikle kriz dönemlerinde yükselir. Ekonomik eşitsizliklerin arttığı, yoksulluğun derinleştiği, gelecek güvencesinin zayıfladığı zamanlarda geniş kitleler güçlü ve hızlı çözümler vaat eden liderlere yönelir. Bu noktada popülizm, meşru bir öfkeyi dile getirir; ancak çoğu zaman bu öfkenin yönünü sistemin yapısal sorunlarından uzaklaştırır. Sorumluluk, belirsiz “dış güçlere”, “elitlere” ya da toplumsal azınlıklara yüklenir. Böylece sermaye düzeninin kendisi sorgulanmadan kalır.

Demokrasinin temel dayanaklarından biri kuvvetler ayrılığıdır. Yasama, yürütme ve yargı arasındaki denge, keyfiliği sınırlar. Türkiye’de bu dengenin sembolik merkezi olan Türkiye Büyük Millet Meclisi’nin etkisizleşmesi ya da yürütmenin gölgesinde kalması, yalnızca kurumsal bir mesele değildir; halk iradesinin daralması anlamına gelir. Popülist liderlik anlayışı ise çoğu zaman “hızlı karar alma” adına bu denge mekanizmalarını gereksiz birer engel gibi gösterir.

Sosyalist perspektif, popülizmi bütünüyle reddetmez; onun ortaya çıkış nedenlerini anlamaya çalışır. Çünkü popülizm, eşitsizliğin ve temsil krizinin ürünüdür. Ancak çözüm, güçlü bir lidere daha fazla yetki vermek değil; halkın örgütlü gücünü artırmaktır. Sendikaların, kooperatiflerin, mahalle meclislerinin, kadın ve gençlik örgütlerinin güçlenmesi; demokrasiyi sandık gününe sıkışmaktan kurtarır. Katılım, beş yılda bir oy vermekle değil, gündelik yaşamın her alanında söz sahibi olmakla anlam kazanır.

Popülizmin bir diğer tehlikesi, çoğunluk iradesini mutlaklaştırmasıdır. Oysa demokrasi yalnızca çoğunluğun yönetimi değil; azınlık haklarının da güvence altına alınmasıdır. Eğer çoğunluğun oyu, hukukun evrensel ilkelerinin yerine geçiyorsa, orada demokrasi zedelenir. Hukuk devleti, çoğunluk dâhil herkes için bağlayıcı kurallar koyar. Bu kuralların zayıflaması, iktidarın kişiselleşmesine kapı aralar.

Bugün demokrasi ile popülizm arasındaki gerilim, aslında iki farklı siyaset anlayışının çatışmasıdır. Biri katılımcı, çoğulcu ve eşitlikçi bir düzeni savunur. Diğeri ise halk adına konuşan ama halkı edilgen bir izleyiciye dönüştüren bir lider merkezli siyaset üretir. Sosyalist bakış açısından gerçek demokrasi, halkın yalnızca alkışlayan değil; karar alan, denetleyen ve gerektiğinde itiraz eden özne olmasıdır.

Sonuçta mesele, “halk için” siyaset yapmak değil; halkın bizzat siyaset yapabilmesidir. Popülizm bu iddiayı dile getirse de pratiği çoğu zaman tersini üretir. Demokrasi ise sabır, örgütlülük ve eşitlik talebi gerektirir. Gerilim tam da burada doğar: Kısa vadeli duygusal mobilizasyon ile uzun vadeli toplumsal dönüşüm arasındaki farkta. Sosyalist perspektif, tercihini ikincisinden yana koyar.