Demokrasi, yalnızca sandıkla sınırlı bir yönetim biçimi değildir. Gerçek demokrasi; halkın siyasal, ekonomik ve toplumsal yaşamın her alanında söz ve karar sahibi olabildiği bir düzeni ifade eder. Hukuk devleti ise bu düzenin güvencesidir. Yasaların herkese eşit uygulanmadığı, emeğin korunmadığı, adaletin sınıfsal ayrıcalıklarla şekillendiği bir yerde demokrasi biçimsel kalır; içi boşalır.
Bugün Türkiye’de demokrasi tartışmaları çoğu zaman seçim süreçleri üzerinden yürütülüyor. Oysa sosyalist perspektif, demokrasiyi yalnızca oy verme hakkı olarak değil; üretim araçları üzerindeki denetimden sendikal örgütlenmeye, ifade özgürlüğünden kamusal kaynakların adil dağılımına kadar geniş bir çerçevede ele alır. Eğer bir ülkede geniş emekçi kesimler yoksulluk sınırında yaşıyor, barınma ve eğitim gibi temel haklara erişimde zorlanıyorsa, o ülkede hukukun eşitliğinden söz etmek güçleşir.
Hukuk devleti ilkesinin özü, siyasal iktidarın keyfiliğini sınırlamaktır. Bu sınır, kuvvetler ayrılığı ve bağımsız yargı ile somutlaşır. Yasama organı olan Türkiye Büyük Millet Meclisi’nin halk iradesini temsil edebilmesi için yalnızca çoğunluk oyuna değil, çoğulculuğa ve şeffaflığa dayanması gerekir. Yargı kurumlarının, özellikle de anayasal denetim mekanizması olan Anayasa Mahkemesi’nin kararlarının bağlayıcılığı ve uygulanabilirliği, hukuk devletinin turnusol kâğıdıdır. Kararların uygulanmadığı ya da tartışmaya açıldığı bir düzende hukuk, siyasal tercihlere göre eğilip bükülebilir hâle gelir.
Sosyalist bakış açısı, hukuku sınıflar üstü bir alan olarak görmez. Hukuk, toplumsal güç dengelerinden bağımsız değildir. Eğer ekonomik güç belirli bir azınlığın elinde yoğunlaşmışsa, hukuki düzenlemeler de çoğu zaman bu yoğunlaşmayı koruyacak şekilde biçimlenir. Özelleştirme politikaları, kamusal alanın daraltılması, emeğin güvencesizleştirilmesi; yalnızca ekonomik tercihler değil, aynı zamanda hukuki tercihlerdir. Bu tercihler, demokrasinin içeriğini doğrudan etkiler.
Gerçek bir hukuk devleti, yalnızca mülkiyet hakkını değil; barınma, sağlık, eğitim ve çalışma hakkını da etkin biçimde güvence altına almalıdır. Sosyal devlet ilkesi, anayasada yazılı bir cümle olmaktan çıkıp bütçe politikalarında ve yargı kararlarında karşılığını bulmadıkça demokrasi eksik kalır. Çünkü eşitsizlik derinleştikçe siyasal katılım da zayıflar; geçim derdine düşmüş yurttaşın kamusal meselelerle ilgilenme gücü azalır.
Toplumsal muhalefetin varlığı da demokrasinin göstergesidir. Sendikalar, meslek odaları, kadın ve gençlik örgütleri, çevre hareketleri… Bu yapılar, halkın doğrudan söz söyleme kanallarıdır. Onların faaliyet alanının daraltılması ya da kriminalize edilmesi, hukukun evrensel ilkeleriyle bağdaşmaz. Hukuk devleti, yalnızca devleti koruyan değil; yurttaşı devlete karşı da koruyan bir yapıdır.
Sonuç olarak, Türkiye’de demokrasinin güçlenmesi; yalnızca seçim güvenliğinin sağlanmasıyla değil, ekonomik adaletin tesis edilmesiyle mümkündür. Emeğin sömürülmediği, kamusal kaynakların eşit dağıtıldığı, yargının bağımsız olduğu ve ifade özgürlüğünün güvence altında bulunduğu bir düzen, gerçek anlamda hukuk devletini yaratır. Sosyalist perspektif, demokrasiyi bu bütünlük içinde savunur: Halkın yalnızca yönetenleri seçtiği değil, yaşamını belirleyen ekonomik ve toplumsal süreçlerde doğrudan söz sahibi olduğu bir düzen.
Demokrasi, eşitlik olmadan eksiktir. Hukuk devleti ise eşitliği koruyamadığı sürece yalnızca bir kavram olarak kalır.